Senem BENİCE
GEL
(3 yorum)
Senem GEZEROĞLU
AŞK-I ELİFBÂ
(2 yorum)
Meftun ÇELEBİ
Bİ SUS BE KADIN !
(2 yorum)
Bengünur CELAL
KUM
(2 yorum)
Mustafa MİHMAN
SARI HÜSEYİN’İN ÖLÜMÜ
(2 yorum)
Ayşe Tuba BAKİLER
“Senin İsmâil’in Kim?”
(0 yorum)
Abdullah ÖTGÜN
ACIMAK
(1 yorum)
Adile Sezen ÖZAYDEMİR
YİRMİ BEŞİNİCİ GECE
(0 yorum)
Ertuğrul RAST
Misafir Terazi
(0 yorum)
ACIMAK
Kamera görüntülerini açtılar. İtiraz edebileceği hiçbir şey yoktu.
Koyunlara o iri yumruklarıyla girişmişti. Ağızlarına ağızlarına vuruyordu. Yüzünden kanlar fışkıran koyunlar sağa sola kaçışıyordu. Kaçanlara daha bir hınçla saldırıyordu. Ta ki vurduğu koyun yere yıkılana kadar. Bu sefer ayakta kalanlara yöneliyor, mecalsiz kalıp yere devrilene dek onlara da vuruyordu.
En sona bir tanesi kalmıştı. Onu köşeye kıstırdı. Burnunun tam üstüne sert bir yumruk indirdi. Yere düşüp kıvranmaya başladı hayvan. Boyun kısmından, yünlerinden bir eliyle tutup, yumruk yaptığı diğer eliyle vurmaya devam etti. Görüntüyü zumladılar. Koyunun her nefes verişinde burnundan kan püskürüyordu. Tepiniyordu hayvan. Yerinden biraz doğrulup bir ayağıyla hayvanın boynuna bastı ve karnına şiddetli yumruklar indirmeye başladı.
“O en sonuncu koyun hamile miydi” diye sordu birisi. “Evet” dedi. Başka bir şey demediler. Kimse, bunu niçin yaptığını da sormadı. Doğruca ağıla götürdüler. Ondan biraz uzaklaşıp aralarında fısıldaşmaya başladılar. “Uyuşturmayalım” dedi başlarındaki adam; “başlayın hemen”.
Yerde koyunlardan kalma kan lekeleri vardı yer yer. Kırmızı muşambadan bir kasap önlüğü kuşanmış adam elinde satırla yaklaştı ve “kollarını bacaklarını sıkıca tutun” dedi. Beriki, buna gerek olmadığını, çünkü acı hissetmeyeceğini söyledi. “Uzat elini o halde tezgâha” dediler. Sol elini uzattı.
Serçe parmağı yere düşmüştü. Yüzündeki ifadede hiçbir değişiklik yoktu. Sırasıyla yüzük, orta, işaret ve baş parmaklarını da kesti kırmızı muşamba önlüklü adam. Belli belirsiz sızan kan dışında bir değişiklik yoktu adamda. Bileğini tutup havaya kaldırdılar. Birisi, parmakları kesik elin fotoğrafını çekti. Bilgisayara aktardılar görüntüyü. Parmakların olduğu yerde buhar şeffaflığında bir iz görünüyordu. Parmakların ruhu yerinde duruyordu.
Sonra elini kopardılar bilek hizasından. Sonra dirsekten itibaren kolunu, ardından da omuz hizasından biçtiler. Hala bir değişim yoktu. Sağ kolunu da omuz hizasından götürdüler. Sıra bacaklarına gelmişti. İkisini de yerinden ayırdılar kasık hizasından. Geriye gövde ve baş kalmıştı. Bakışları hala eskisi gibiydi adamın. Tekrar fotoğraflayıp görüntüye baktılar. Kesilmiş uzuvların yerinde o belli belirsiz gri iz vardı gene.
“Gövdesini mi keseceğiz şimdi?” dedi birisi. Bir başkası “yoksa başını mı keseceğiz?” diye itiraz etti. Bir süre tartıştılar. Üzerinde çalıştıkları “adam” başın içinde miydi yoksa gövdenin içinde miydi? Adamın başını mı keseceklerdi yoksa gövdesini mi? Buna karar veremediler. Eğer gövdesini kesip atarlarsa ve ruhun özü de gövdedeyse işlerini yapamamış olacaktılar. Kese kese en sonunda ruhun özüne ulaşmak istiyorlardı.
Denemekten başka çareleri yoktu. Gövdeyi kesip attılar. Gözlerine baktılar. Canlıydı. Yanılmamışlardı. Kafatasını açmaya başladılar. Çıkarıp attıkları her bir parçanın ardından fotoğraf görüntüsü alıp, ruhun yerinde olup olmadığını kontrol ettiler. Yerinde duruyordu her şey.
***
“Ceza yeterli oldu mu?” dedi ihtiyar. “Tüm varlığını aldık, ruhunu parçalamadık yalnızca” dediler. Her bir uzvunu kestiklerinde daha acınası bir hal almıştı suçlu. Sadece parmaklarının olmadığı hal, elinin tamamının olmadığı halden daha az acınasıydı. Böylece daha acınası olsun diye sırayla ayırmışlardı tüm organlarını bedeninden. “Hiçbir şeyi kalmayınca hiç acı duymadı ama” dedi İhtiyar; “keşke acıyı hissedeceği kadar bir şey bıraksaydınız ona.” “Bir şeyleri eksildikçe daha acınası oluyorsa bir varlık, hiçbir şeyi kalmayınca en acınası durumda olmaz mıydı?” dedi kırmızı muşamba önlüklü olanı.
Acınası olmakla, acı duymanın farkını ve daha başka şeyleri tartıştılar. Merhametlilerin En Merhametlisi olan Tanrı acaba var ettiklerinin zavallılıklarına acımasıyla mı bu sıfata sahip olmuştu, yoksa hiç var olmayanlar için mi üzüntü duymaktaydı. Eksiklikleriyle birlikte var olanı, hiç var olmayanla kıyasladılar. Bacağı olmayanın gövdesi vardı ama berikinin ne bacağı ne de gövdesi vardı.
İhtiyar gülümsedi. “Var olamayanların acısını yalnızca ben duyarım, sizinki lafta kalır. Bakın şurada, tam sizin ortanızda bir kişi daha olabilirdi, ama o yok ve bu olamayışından dolayı nasıl feryat ediyor; bunu ben duyuyorum” dedi. “Var olanların varlığından dolayı mı var olamayanların var olamayışlarının farkına varabiliyorsunuz?” dedi genç. “Tanrı, acıyabilmek için varlıkları yarattı. Var olamayanları bu sayede fark etti ve onlara acıdı ve M.E.M. oldu” dedi İhtiyar.
“Yok ettiğiniz her şeyle Tanrı’ya ızdırap çektiriyorsunuz” diye devam etti İhtiyar. Ardından, “hepiniz pencereden dışarıya bakın” dedi. Pencereye doluştular. Bir köpek yolun karşısına geçiyordu. Süratle yaklaşan bir araba ona çarptı. Kemiklerle tamponun karşılaşmasından çıkan sesi duydular. Köpek savruldu yolun kenarına. Çırpınıyordu. Başını göğe dikip dayanılmaz bir acıyla ulumaya başladı. Araba az ileride durdu. Biraz sağlam kalan ön ayaklarıyla bedenini kenara sürümeye çalıştı köpek. Ağzından kan geldi ve sesi gittikçe kısıldı. İhtiyar’a baktılar. Gözleri hafiften nemlenmişti.
Dışarı çıktılar, arabaya doğru yürüdüler. İçinde kimse yoktu. Bir daha dönüp baktılar, göremediler. İçlerinden birisi fotoğraf makinesini çıkardı. Çekti ve baktı. Yumruklarıyla koyunların ağızlarından kan getiren adamı gördü.
“Bırakın. Acı çekmek kaderimiz. Bizim ve O’nun” dedi İhtiyar.