EDEBiHAYAT | Edebiyat Hayattır

A+ R A-
Mustafa MİHMAN

Mustafa MİHMAN

Web sitesi adresi:

SARI HÜSEYİN’İN ÖLÜMÜ

Çarşamba, 12 Ekim 2011 21:35 Yayınlandığı yer Mustafa Mihman

 

SARI HÜSEYİN’İN ÖLÜMÜ

 

“Yarın torun torba bağa gidecekler. Oğlan baba sen gelme sıcakta dedi. Epeydir gitmem. Göresim de geldi amma seslenmedim. Ben niye gelmeyecekmişim diyemedim, olur dedim sessizce. Beni düşündüklerinden. Hep öyle diyorlar. Oğlan-kız babacım sağlığın için, babacım biz seni düşünüyoruz, yoksa şöyle, yoksa böyle… Torunlar da belledi. Aman dede, asma suratını öyle, biz seni düşündüğümüzden… diyorlar. Ne kadar da çok düşünüyorlar.”

 

Özlemin, yakınmanın ve bunlara benzer her duygunun azar azar da olsa karıştığı, o ölgün ses tonuyla “Aah aaah!” diyerek devam etti. “Nesibe de çekti gitti. Yaşasaydı böyle olmazdı ya, kader. Elden ne gelir.” İçini çekti. “Yarın öğle namazına biraz erken gel de oturalım İbrahim. Evde de kimse olmayacak, vakit geçmez.” Arkadaşı “Olur Hüseyin. Zaten yaptığım bir şey yok. Gelirim.” dedi.

 

Sonra, sözleşmiş gibi ikisi de ayaklandı. Kasaba halkının çoğu yaşlı cami cemaatinin namaz öncesi veya cami çıkışında, zaman zaman oturup sohbet ettikleri, şadırvanın hemen yanı başındaki banklarla çevrili gölgeliği yavaş adımlarla terk ettiler. Yaşlı çınar nereye gidiyorsunuz der gibi hışırdadı. Bir sığırcık sürüsü hayli alçaktan cıkırtılarla geçip gitti. Deminden beri ağlayıp duran bir ufaklık zırıltıyı kesip caminin bitişiğindeki bakkala giren babasının arkasından seğirtti.

 

İki yaşlı arkadaş caddeye çıkan on metrelik mesafeyi de beraberce geçip vedalaştı. Koltuk altlarındaki bastonlarını ellerine alarak bu sefer zıt yönlerde, aynı yavaşlıktaki adımlarıyla yürüyüp uzaklaştı.

 

İbrahim Amca ertesi sabah, karısı Fatma Teyze’nin hazırladığı kahvaltısını yaparken dün arkadaşının söylediklerini düşündü. Acaba Fatma da kendisini bırakır gider miydi? Karısından dokuz yaş büyük olduğunu hatırladı. Hem Fatma, arkadaşının karısı Nesibe gibi değildi; sağlıklıydı, hiçbir rahatsızlığı yoktu. Bu durumda kendinin önce ölme ihtimali daha yüksekti. Hani olur da karısı önce ölüverirse ne olacaktı? Allah’ın işi, kimin ne zaman öleceğini kim bilebilirdi ki? Kafasında dolanıp duran bu düşüncelerle sofradan kalktı. Öğleye daha çok vardı. Ama madem erken gidecekti şimdi çıksa da bir şey fark etmezdi. Üstelik fazla sıcağa kalmamış olurdu.

 

Dışarı çıkınca yüzünü sıcak bir esinti yaladı. Bir iki adım ilerdeki kayısı ağacının altına gelince hafifçe doğrulup ufka baktı. Gökte tek bulut yoktu. Lekesiz, uçsuz bucaksız tatlı bir mavilik uzanıyordu. Asasıyla toprağı eşeledi. Kupkuruydu toprak, yer yer çatlamıştı. Şu ara bir yağıverse ne iyi olurdu. Bir kavun satıcısının sesiyle irkildi. Ağır ağır ilerleyen, kasası kavun dolu kamyonetin arkasından baktı. Arabanın üstüne gerilmiş, güneşin altında yana kavrula ilk rengini unutmuş branda toz içindeydi.

 

Yol kenarındaki ağaçların, cumbalı evlerin bir şerit gibi uzanan gölgesini takip ederek epey yürüdü. Biraz soluklanmak için durdu. Bir evin bahçe duvarına yaslandı. Yolun karşısında saklambaç oynayan çocukları seyretti. Hiçbir şeye aldırdıkları yoktu küçüklerin. Ne sıcağa ne de vızır vızır gelip geçen araçlara. Sahi ne çok araba vardı. Hey gidi hey! Asasından aldığı güçle ileriye doğru hamle yaparak doğruldu. Tekrar yola koyuldu.

 

Koca çınarın altındaki gölgelik alana geldiğinde Hüseyin’in olmadığını fark etti. Demek ondan önce gelmişti. Oturmayı düşündüğü banka yaklaştı. Bankın kuş pisliği içindeki hâlini görünce vazgeçti. Masalardan birine yöneldi. Bir sandalye çekip kendini bırakıverdi. Çok mu erken gelmişti? Hüseyin neden yoktu? Bir çay söyleyip beklemeye koyuldu. Berber Ramazan’ın, Topal Hasan’ın ve gelip geçen diğer birkaç kişinin selamını aldı. Hâl hatır soranlara elhamdülillahla başlayan kısa cevaplar verdi, onların hatırını sordu.

 

Hayli vakit geçti. Hüseyin nerde kalmıştı? Hafızasını yokladı. Erken gel dememiş miydi arkadaşı, yanlış mı hatırlıyordu? Hayır, yanlış hatırladığı falan yoktu. Arkadaşının evdekiler bağa gidecek, erken gel de oturalım dediğini gayet iyi anımsadı. Yoksa Hüseyin de mi gitmişti bağa? Neden olmasındı? Epeydir gitmediğini, özlediğini söylemişti ya. Sıcak mıcak anlamam, sıhhatimde ne var da hastaymışım gibi davranıyorsunuz, ben de geliyorum işte demiş olabilirdi.

 

Neredeyse öğle ezanı okunacaktı. Etrafına bakındı. Ortalık biraz kalabalıklaşmıştı. Yanındaki masaya oturan ve dakikalardır eski eşeklerin günümüz eşeklerinden daha cefakâr olup olmadıklarını tartışan iki kişinin hâlâ aynı konu üzerinde durduklarını fark etti. Nesini tartışıyorlardı ki bunun? Şimdikiler elbette daha rahattı. Bir an tereddüt etti, rahat değiller miydi?

 

Camiden çıktıktan sonra hiç durup beklemedi. Hüseyin’le nasıl olsa yarın öbür gün görüşürdü. Geldiği yoldan evine doğru yürümeye başladı. Solunda az ilerde Gizem Market tabelasını görünce eve bir şeyler lazım olup olmadığını düşündü. Bu sabah Fatma bir sipariş vermemişti. Yine de girmeye karar verdi. Selamlaştıktan sonra iki ekmek, biraz kahvaltılık öteberi istedi.

 

Dükkândan çıkarken yıllar öncesinin tanıdık bakkal kokusunu hatırladı. En son ne zaman duymuştu o kokuyu? Kaynarca Bakkaliyesi Gizem Market oluverince mi kaybolmuştu o koku? Zihni yıllar öncesiyle bugün arasında bir biri ardına beliriveren farkları bulurken ayakları zayıf gövdesini yavaş yavaş eve çekiyordu.

 

Karısıyla öğle yemeğini yedi. Biraz kestirdi. Uyandı. Avluya çıktı. Karısı evin önündeki bahçeden topladığı biber ve patlıcanları yıkamış, doğramış, şimdi de iplere diziyordu. Kim yiyecekti o kadar kuruyu? Her biri bir yere dağılıp gitmiş çocuklar için hazırlıyor olmalıydı. Büyük oğlu haftaya geleceğini söylemişti. Kızı da izin almaya çalışacağım baba demişti. Hepsi bir toplanıp gelse… Ne iyi olurdu. Ortalık şenleniverirdi.

 

İşini bitiren karısı yanına geldi. “Duydun mu Sarı Hüseyin ölmüş.” Sarı Hüseyin. Arkadaşı. Dün sohbet ettiği, bugün görüşmek için beklediği… Akranı, hatta kendinden bir yaş küçük arkadaşı… Karısına, ne kimden duyduğunu ne de ne zaman öldüğünü sordu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece “Allah rahmet eylesin.” dedi ve ekledi. “Biliyor musun Fatma, Hüseyin dün bağa gitmek istediğini söylemişti bana. Çok özlemiş. Acaba götürdüler mi ki?”