3 mesaj • 1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Kadın "Ben duamı yaptım!" dedi!

Mesajgönderen feyruz tarih Cmt May 16, 2009 7:51 am

Kadın "Ben duamı yaptım!" dedi!
Selçuk Küpçük Fatsa'daki bir anma töreninde yaşadıklarını, hissettiklerini paylaşıyor bizimle. 07 Mayıs 2009 Perşembe 19:00
80 öncesinin önemli bir isminin anma töreni aşağıdakileri bırakmış Küpçük'e..

Fatsa'nın Kabakdağı köyüne doğru, benim de ilk kez katılacağım bir anma etkinliği için gidiyoruz. Yanımda Urfa Siverekli Mahmut abi ve şair Şinasi Tepe.. Mahmut abi daha evvel birkaç kez gelmiş etkinliğe. Yolu o tarif ediyor.

Gökyüzü bir mezar ziyareti yapacağımızı sezmişçesine hüzünlü bir sis tabakası taşıyor üstümüzde. Havada ağır bir kasvet. Mayıs ayının ilk günlerine denk düşen bu yolculukta yeşilin bütün tonlarını taşıyan tabiat, önümüzde bir suyun geri çekilmesi gibi açılıp içine alıyor bizi.

Gelmiş olduğum ideolojik dünya tasarısıyla hiç alakası olmayan, ama öyküsü ile beni kaç zamandır meşgul eden, zihnimdeki soruları çoğaltan, 80 öncesinin en önemli siyasal figürlerinden birisinin ölüm yıldönümüne giderken kimi vakitler tedirgin olduğumu da itiraf edeyim. Ne ile karşılaşacağımı tam olarak bilemiyorum çünkü.

Ama giderken Mahmut abinin genel anlamda Türkiye üzerine düşüncelerini öğrenmek beni ziyadesi ile rahatlattı. O'nun farklı bir gelenekten, benim başkaca bir zihni tasarımdan gelip, sonunda özgürlükçü bir zeminde buluşuyor oluşumuz ikimizin de sohbetini derinleştiriyor. Geldiği hareketin bütün detaylarına hâkim. Şimdi durduğu yer bütünüyle kendi geçmişini de içine alan büyük bir sorgulama alanı. Darbe karşıtı, farklı kimliklerin yaşam alanlarının açılması, herkesin düşüncesini özgürce ifade edebileceği ve inancı ne ise onun pratiğini yapabileceği tatmin edici bir zeminden konuşuyor.

Biz bütün bu konuşmaları yaparak ilerlerken Şinasi bey kendi şiirine malzeme topluyor tabiattan. Karadeniz'e ait bitkisel zenginliği Türk şiirinde belki de en güzel kullanan bir şair olarak “kulağım sizde hem de ayrıca florayı izliyorum” diyor.

Ben bu arada her zamanki gibi elimde fotoğraf makinası tarihe tanıklık edebileceğim bir şeyler mutlaka olacaktır düşüncesi ile arada bir aracı durdurup, fındık bahçelerinin arasında organik bir uzantıymış gibi duran terkedilmiş ve yıkılmış köy evlerini çekiyorum.

Karadeniz'in kıyıdan yükselen tepelerini aşıp düzlüğü ulaşmaya çalıştığımız ilk anlarda karşımıza çıkan ev kalıntısı, terkedilmiş bir dul kadın gibi tek başına ve onurlu bir şekilde toprağını bekliyor sanki.

OCAĞIN YIKILSIN DEMEK..

Yıkılmış evden sadece yan yana duran iki ocağı kalmış. Mahmut abi diyor ki “Ocağın yıkılsın diye bir söz vardır. Demek ki ocak en son yıkılıyor. O da yıkılırsa hiçbir şey kalmıyor. Bu söz demek bu yüzden söyleniyor”. Ben de yan yana duran iki ocak kalıntısını görünce bu sözün ne kadar şiirsel ve ne kadar içli bir şey olduğunu geçirdim içimden.

Karadeniz çok uzun yıllardır dehşet derecede göç veriyor dışarı. İlk göç dalgası İstanbul'a olmuştu 50'lerden sonra. Sonra yurt dışına. Almanya'ya.. Geride kalan yaşlı insanlar da hayattan geri çekilince eski taş ve ahşap karışımı evler, üzerine oturdukları arazilerin yalnız bekçileri gibi duruyorlar. Gelen olursa fındık vakti, Ağustos ayında belki kapısı açılıyor, pencerelerinin yorgun sürgüleri kaldırılıyor, güneşin bulutların arasından kıskanç bir eda ile gösterdiği ışıkları ancak o zaman gidebiliyor odalara. Ki ahşap döşeli o odalarda kaç çocukluk geçti, kaç gelinlik düzüldü, kaç damatlık giyildi. Kaç ölümler oldu arkasından ağlanılan. Sabahları yusufçuk kuşlarının ezanla birlikte ayağa kaldırdığı tabiat, evin annelerinin ya da gelinlerinin gün ışımadan yola düşüp akşamdan mayaladıkları yoğurtları sırtlarında, peynirleri ellerinde şehre taşıyıp çabucak geri dönmeleri, ardından evin altına denk düşen ahırdan ineklerin birer birer bahçelere salıverilmeleri, bizim “keş” dediğimiz köy peynirleri, ev yapımı reçeller ve küçücük mutfaklarda yine bizim “kuzine” dediğimiz odun sobalarının üzerlerinde demlenen Rize Turist Çayları… hiçbirisi yok artık.

İlerlerken öyle bir ev çıktı ki karşımıza bütün bu söylediklerimin daha da fazlasının yaşandığını düşündüğüm güzellikte, yoldan geçeni cezbeden, “gelip kapımda dur, harmanımda dolaş” der gibi yolları gözleyen bir yalnızlık…

Kapıları sıkıca örtülmüş ve belli ki çok uzun süredir kimse gelip açmamış. Belki de artık gelecek kimsesi de yok. Varsa büyük şehirlerde, o karmaşa içerisinde yok olmuş, geçmişini de unutmuş, kaybolmuş uzak bir evlat ya da torun. Hepsi bu… Harmanda yeni açmaya yüz tutmuş papatyalar, kuşların heyecanlı ötüşleri ile karışıyor. Pencereler bizim Amerikan bezi dediğimiz bezler ile iyice kapatılmış, ayak basılmayan merdivenleri yavaş yavaş ot bürümüş. Şinasi beye diyorum ki “içinde insanın yaşamadığı evler daha çabuk ölüyor. Çünkü insanın üretmiş olduğu enerji evdeki nesnelere can veriyor, adeta ruh üfürüyor. Oysa insan olmayınca bütün bu taşların, kapıların, bacaların bir anlamı olmuyor”. Ardından ekliyorum. “İnsan niçin terk eder bu kadar güzel bir evi”.

Evin önünde yeni çiçek açmaya durmuş bir meyve ağacı var. Buralarda adettir, gelen geçen otursun, dinlensin, sohbet etsin, bir ayran içsin, soluklansın diye harmana bakan ağaçların dibine hemen tahtalardan bir oturak yapılır. Burada da aynısını gördüm. Kaç insan, şehre daha uzak köylerinden yaya gelip giderken burada mola verdi. Evin gelininden bir tas soğuk ayran isteyip “Allah razı olsun. Ölmüşlerinizin canına değsin” diye dua etti. Bu dualarla elleri böyle mübarek yolculara hizmet eden gelinler kaç evlat doğurup, koşup oynasın diye harmanlara saldı. Artık hiçbirisi yok.

Ben bütün bunları içinden geçirip, hem de fotoğraflar almaya çalışırken Mahmut abi ve Şinasi hocam yolun kenarında “şurasını da çek, evin şurasını da almayı unutma” diye düşüncelerimin arasına girip çıkıyorlar.

OKULSUZLAŞMA!

Kaç zamandır biliyorsunuz artık köylerin önemli bir kısmında okul kalmadı. Bütün çocuklar “taşımalı eğitim” adı altında merkezi bir okula taşınıp orada eğitimlerine devam ediyor. Dolayısı ile belki yüzlerce eski köy okulu bu evlerin terkedilmişliğine eş bir yalnızlık yaşıyor. Köylülerin emekleri ile yapılan, her taşında mutlak bir köylünün elinin izi bulunan, bahçesinde koşup oynadıkları, şehirli bir insan olarak takım elbiseli, kravatlı, traşlı bir öğretmeni belki ilk kez gördükleri ve kaç yeni mezun stajyer öğretmenin Türkiye'nin o yokluk yıllarında tahta bavullar ile ilk atanmanın heyecanını tattıkları güzelim köy okulları… Kabakdağı köyü girişinde yolun hemen kenarında, bahçesinde bir erik ağacı, yan tarafları fındık bahçesi ve arkası tarihi mezarlığa açılan harabe bir köy okulu dikiliyor önümüze. O sırada yoldan geçen köylüler ile tanışıyoruz. Dedem de anlatırdı, buralarda 1939 Erzincan zelzelesinin büyük etkisi olmuş. Ve okulun ilk binası o zelzelede yıkılmış. O yıkıntıdan kalıntılar da var. Bu terkedilmiş okul binasının 1950'lerden evvel yeniden yapıldığını söylüyor amca.

Tabİi bu arada üzerimizde de meraklı bakışlar. Urfalı Mahmut abinin esmerliği yabancı olduğumuzu ele veriyor hemen. Şinasi hocam daha fazla uzatmadan niçin geldiğimizi söylüyor. Amca hemen mezarlığı gösteriyor işaret parmağı ile. “Bu okulda beraber okuduk O'nunla” diyor. “Hatta O benden birkaç yaş da büyüktür”.

Okul bir sınıf ve yine bina içinde bulunan tek oda bir lojmandan oluşuyor. Babam da bir dönem biz küçükken Fatsa'nın böyle bir köyünde tek odalı köy okulunda görev yapmış. Annem uzun uzun anlatır çektiği zorlukları. Ben, kardeşim, annem ve babam böyle tek oda bir lojmanda yıllarca kalmışız. Annemi şimdi daha iyi anladım sanırım. Ama yine de “güzel günlerdi” der annem. Şükreder haline sürekli. O şükürden biz çok şey öğrendik. Az ile yetinmesini, küçük şeyler ile mutlu olmasını, sevginin olduğu her yerde yaşanılabileceğini O'ndan öğrendik.

Okulun kalan son karatahtasına bir kız ve bir oğlan resmi çizilmiş. Aralarında bir kalp. Birisi söyleyemediği ve belki de hiç söyleyemeyeceği şeyi giderken not düşmüş işte böyle.

Bu hepimizin yaşadığı bir şeydir muhtemelen. İçimizde bir “gönül” taşıdığımızı hissetmeye başladığımız anlardır ve kimseye açamayacağımız sorularla dolup taşar zihnimiz böylece. Kalbimizden yola koyulup bütün vücudumuzu yakıp kül etmeye başlayan bu duygunun karşısında çaresizce içimize bükülürüz. Ne olduğunu anlamak, o yaşlarda mümkün değildir hiç birimiz için. Ancak gönlümüzün yanmasına sebep olanın gidişi ile farkına varırız yaşadıklarımızın. Yokluğunda anlaşılır içimizi bir kor gibi yakıp eriten şeyin ne olduğu. İşte bu karatahtaya çizilen resim hepimize tanıdık gelen o hüzünlü öykülerden birisine açıyor adeta kapısını.

Tahtanın dip kısmanda bir de yarım kalmış bir cümle : “Bizi hiçbir zaman ….” Gerisi yok. Silinmiş.. Muhtemelen “bizi hiçbir zaman unutmayın”dır devamı. Fındık bahçelerinin, ağaçların, çimenlerin, çiçeklerin, yağmurların ve sislerin ortasında terk edilen okulun öğrencileri çantalarını son kez yüklenip çıkarken yaşlı duvarların arısından, bir zaman babalarının ve belki de dedelerinin oturdukları sıralardan söylenebilecek en son şeyi bırakmışlar geriye: “Bizi hiçbir zaman unutmayın…”.

Köy camisinin alt tarafına doğru açılan mezarlığa iniyoruz. Şinasi hocam beni oğlu ile tanıştırıyor bu arada. Çok eski mezarlar da var. Bir kısmının yok almaya başladığı da gözleniyor. Fazla kalabalık değil gelenler. Ben daha çok kişinin olacağını bekliyordum oysa. Hayat biraz da bu belki. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya. Çok doğru bir söz. 80 öncesinin bu sembol ismi, etrafında binlerce insanı toplayan, bir sözü ile bu binlerce insanı sevk eden, kendisini ve yaptıklarını görmek için o yıllarda ülkenin birçok yerinden buraya gelip, büyük bir heyecanla geri dönüp, gazetelerinde uzun uzun yazılar yazan bugünün nice isimleri vs.. hiç kimse yok.

ÖZFÜRLÜKÇÜLÜĞÜN SINAVI

Oğlu çok anlamlı bir konuşma yaptı mezarı başında. Konuşmasını çok beğendim. Ben şunu gördüm orada. Herkes bir kırılma yaşıyor. Hangi siyasal akımdan gelirse gelsin. Dünyanın, sosyolojinin değiştiği bir zaman aralığında soğuk savaş döneminden kalma düşünceler ile hiçbir şeyi anlamak ve çözümlemek mümkün değil.

Anma sonrası kendisi ile özel görüşmek isteğimi söyledim Şinasi hocama. Şehre indiğimizde yanına uğrayıp uzun uzun söyleştik konuşması üzerine. Açıkçası çok ortak noktada buluştuk ve bu beni heyecanlandırdı. Aynı zamanda adı “özgürlükçülükle” özdeşleşmiş bir partinin ilçe başkanlığını yapan bu bey, içinde bulunduğu siyasal yapıyı da mezarı başında yüksek sesle eleştirdi ve ben buna hayret ettim. Bahsettiğim bu özel sohbette mesela 28 Şubat döneminde içinde bulunduğu yapının hiç de iyi bir imtihan vermediğini, sessiz kalmasının bile bugün artık eleştirilmesi gerektiğini, gündemi belirleyen Ergenekon tartışmalarında kendisinin ve kendisi gibi düşünen önemli bir topluluğun artık darbelere karşı daha tavırlı durduklarını ekledi.

Ben de Ali Şeriati'den bahsettim mesela, Nurettin Topçu ekolünden ve Güney Amerika'daki devrimcilerin Katolik kilisesi ile barışık ve iç içe geçmiş bir şekilde emperyalizme karşı direnç gösterdiklerinden... Dünyada pratik siyaset içerisinde bütün özgürlükçü yaklaşımları sol temsil eder iken, bizde tam tersine sol alabildiğine tutucu, alabildiğine değişimlere karşı ve içe kapanmacı. Aynı zamanda enternasyonal bir zihni zeminden dem vurmasına rağmen bir o kadar da ulusalcı bizim solcularımız. İdris Küçükömer'in o önemli kitabı “Düzenin Yabancılaşması”nda da özellikle altını çizdiği gibi bizim topraklarımızdaki legal sol siyasal yapının ne yazik ki sağcı bir pratiği ve argümanı var, sağ siyasal pratiklerin de bunun karşısında daha halktan yana, daha toplumcu bir çizgisi söz konusu. Benim kanaatime göre bugün entelektüel bağlamda özgürlükçü sol aydınlar daha çok Birikim dergisi etrafında yazıyorlar ve yazdıkları metinler hem Türkiye'nin hem de muhtemelen ortodoks sol'un kalıplarını kırıyor. (fotoğraf 6). İçinde bu yazdıklarımın da bulunduğu önemli şeyler konuştuk orada. Çok şeyde mutabık kaldık.

Tabi yolda geri dönerken Mahmut abi teker teker izlenimlerimizi aldı. Beni en çok etkileyen açıkçası, mezar başında anmaya gittiğimiz ismin eşinin, kendisine yönelik “bir konuşma yapacak mısınız” sorusuna verdiği cevaptı.

“Yok” dedi. “ben duamı yaptım”. O kadın sadece dua etti. Mahmut abiye dedim ki, “Türkiye'de hangi siyasal hareket olursa olsun, bu topraklarda karşılık bulmak istiyorsa önce annelerin dilini konuşacak, annelerin değerlerine saygı duyacak ve en önemlisi yerli olacak”. Bütün bunlardan uzak yapılanan bir hareketin bu coğrafyada karşılığının olmasını beklemek sosyolojik olarak mümkün değil. Hatta sanırım Murat Belge bir söyleşisinde diyordu: “Bu coğrafyada en azından herkes kültürel olarak Müslüman'dır” diye. Edinilmiş tecrübeler bunun böyle algılanması gerektiğini gösterdi. Aynı şeyi sohbet sırasında saygıdeğer oğlu ile de paylaştım. Kendisi de önemsedi bu görüşlerimi. Mutabık olduğumuz bir nokta da buydu. “Sizinle bu düşüncelerinizi de içeren bir söyleşi yapmak isterim” dedim en son. “Tamam” dedi, “Bekliyorum”.

Bir hafta sonu terkedilmiş eski Karadeniz evlerinin arasından kıvrıla kıvrıla çıktığımız Kabakdağı köyündeki bu mezarlık, birçok hususta aynı kelimeleri konuştuğumuz yeni insanlara taşıdı beni. Bir mezarlığın başında farklı yerlerden gelip, aynı noktada buluşan insanlar olduk. Aslında bütün Türkiye bir şekilde benzer şeyleri tecrübe ediyor galiba.

Selçuk Küpçük
Kullanıcı avatarı
feyruz
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 81
Kayıt: Prş May 14, 2009 9:08 pm

Re: Kadın "Ben duamı yaptım!" dedi!

Mesajgönderen feyruz tarih Çrş May 20, 2009 9:13 am

ben de yaptım...
Kullanıcı avatarı
feyruz
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 81
Kayıt: Prş May 14, 2009 9:08 pm

Re: Kadın "Ben duamı yaptım!" dedi!

Mesajgönderen tweety tarih Pzt May 25, 2009 11:31 pm

ben de
Kullanıcı avatarı
tweety
Yeni Üye
Yeni Üye
 
Mesajlar: 24
Kayıt: Prş May 14, 2009 9:08 pm


Dön Metinler

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron
RocketTheme Joomla Templates