KUM
Bir cesede dönerdi yüzüm, sırların karmaşık labirentlerinde gezinirdim. Yeni bir başlangıç yazardım her yol kıvrımına. Her su birikintisini okyanus sanırdım. Ondandı böyle kafa üstü çokça çakılmışlığım.
Hep güneşe bakardı yüzüm. Kamaşınca gözlerim sanırdım ki bambaşka bir dünyadayım. Nesneler bambaşka. Fenalıklarımı törpülemişim. Fesatlığımdan eser kalmamış. Renkler kaybolup gidince dünya göz kararmalarına kalmış. Belki yeşil gözlerim olsaydı dünya böyle olmazdı.
Aynalara büyürdü yüzüm. Saçlarım uzardı. Kibrim taşardı gökyüzüne. Dağların altlarına günahları süpürmek yetersizdi. Ah, belki ellerim ince ve narin olsaydı kalem böyle içime içime batmazdı.
Toprağa ekilirdi yüzüm. Gökyüzünün netliği gerçeklerden parlaktı. Bir gülü incitirdim kanamayacağım derken. Benlik hamurundan putlar pişirirdim. Belki gülkurusu bir sabahlığım olsaydı hiçbir şey böyle olmazdı.
Yansımaların karmaşasında kendini yitirirdi yüzüm. İntihar, esasen hayatta kaldıkça gerçekleştirilen bir eylem. Gizleyerek açığa vurulan bir dünyada çıplaklığıyla örtünenleri anlamak güç değil. Belki ayaklarım otuz beş numara olsaydı mağazalar daha yaşanılası bir yer olurdu.
Çamurlu birikintilerde güzelleşirdi yüzüm. Ağlamak kiri ortaya çıkarmaktan başka işe yaramazdı. Mutlu olmak için birilerinin parmaklarını kırması şarttı. Bir şehrin nüfusundan silinip gitmek yaşanmamışlık hissi için en gereksizlerdendi.
Biliyordum, biraz daha sakin olsaydım bu kadar kolay çözülüp bu kadar hızlı çürümezdim.