Senem BENİCE
GEL
(3 yorum)
Senem GEZEROĞLU
AŞK-I ELİFBÂ
(2 yorum)
Meftun ÇELEBİ
Bİ SUS BE KADIN !
(2 yorum)
Bengünur CELAL
KUM
(2 yorum)
Mustafa MİHMAN
SARI HÜSEYİN’İN ÖLÜMÜ
(2 yorum)
Ayşe Tuba BAKİLER
“Senin İsmâil’in Kim?”
(0 yorum)
Abdullah ÖTGÜN
ACIMAK
(1 yorum)
Adile Sezen ÖZAYDEMİR
YİRMİ BEŞİNİCİ GECE
(0 yorum)
Ertuğrul RAST
Misafir Terazi
(0 yorum)
Bİ SUS BE KADIN !
-Ne olur sus! Dedi.
Gözleri dolmuş kalbinin atışı hızlanmıştı.
-Yalvarırım sus!
Başını önünden kaldıramıyordu. İçinde bir yerlerde ayağa kalkmanın, gözlerindeki tükenmişliği silerek kırmızı gözlerinden şimşekler çaktırmanın, hayalini kuruyordu. O konuştukça hayalide imkansızlar diyarına uçuyordu. Sesi iyice inceldi. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor, yutkunmakta zorlanıyordu. Gözleri ağlamaktan, utancın sonuna gitmekten çekiniyordu. Ağlarsa tamamen biteceğini düşünüyordu. Gözyaşlarını yutkundu. Son bir nefesle;
-Sus artık tamam. Dedi… içinden.
Bu son kelimeyle sanki vücudundan tüm gücü çekilmişti. Gözleri karardı, başı dönmeye başladı. Ayaklarının düğüm olduklarını gördü. Artık tepesinde konuşanın sesi çok uzaktan geliyordu. İçine bir ferahlık akmaya başladı. Göğsündeki yanmayla birlikte olduğu yere kıvrıldı. Tespih böceği gibi yuvarlandı, ayaklarını iyice kendine çekti. Burnuna menekşelerin o nahif rayihası çalındı. Kokulara olan hassasiyeti tebessüm etmesine sebep oldu. Bitmişlikten kırışmış yanaklarına, -dudaklarının yukarıya doğru hareketi- dalgaları yaran bir kayık görüntüsü vermişti.
Tebessümü sırıtışa dönmeye başladı. Kapanmış göz kapaklarının altında çocukluğundan şeritleri seyretmeye başladı. Kayıtsız mutluluk zamanlarının huzuru ısıtmaya başladı bedenini. Arada bir kıkırdamasına engel olamıyordu.
-Ebe. Dedi Canan.
-Ne ebesi… Daha başlamamıştı ki.
-Hemen cıllıma yine, hep böyle yapıyorsun ama?
-Ben cıllımıyorum! Hem ona kadar saymadın ki. Sekiz diyip etrafına baktın, tam saysan saklanacaktım. Asıl sen hile yapıyorsun.
-Hayır saydım! On dedim, “önüm arkam ebe söbe” de dedim. Nasıl duymazsın?
Bir anda dondu yüzündeki tebessüm, kıyıya vurdu. Canan’ın gri gözlerindeki yaşlarının tuzu Akdeniz tadında bir esintiyi hissetmesine sebep oldu.
Nasıl olduysa kendini sahilde kumsal üzerinde uzanmış Şahika’nın yanına yürürken gördü. Kafasındaki akrepleri hizaya sokmaya çalışıyordu.
Ne diyecekti ki şimdi? Nasıl anlatacaktı nerde kaldığını? yine bir anlık şehvet aşkının önüne geçmişti. Adımları yavaşladı. Korkuyordu aşkını kaybetmekten, içindeki vicdan azabının onu ısırmasına engel olamıyordu. Onu çok seviyordu. Onsuz bir hayatı hayal etmek bile fikrini acıtıyordu. Ama nasıl oluyorsa her seferinde kendine yanaşan güzel bir yabancıya “hayır” demeyi beceremiyordu. Hırıltılar arasında saatlerce hayvanlar gibi sevişip, son geldiğinde her ferahlama, cenderesini de yanında getiriyordu. Bundan kurtulmalıydı, kalbi sıkışmaya başladı, adımları iyice yavaşlamıştı. Tam oradan kaçıp gitmeyi azabını kendince yaşamayı düşünmeye başlamıştı ki; Gül bahçesi gülüşlü sevdası ona dönüp;
-Geciktin, bir şey mi oldu? dedi.
Paniklemişti, ne diyeceğini bilemedi, kekeleyerek;
-Geciktim mi? diyebildi.
-Evet farkında değimlisin bir saat oluyor lobide senden ayrılalı. Ne zor bir şeymiş fıskiyenin arızasını söyleyip gelmek.
-Şey aslında yani…
-Neyin var senin? Deyişi kulağında yol alırken;
yüzündeki poyrazı yüreğinde hissetti. Kalbi üşüdü. Titremeye başladığını fark etti. Donuyordu, iyice ayaklarını kendine doğru çekti. Akşam olmuş bir sokakta yeni yanmaya başlayan sokak lambalarının altında anlam veremediği, nasıl geldiğini bilemediği hüzünle yürüyordu. Mezarlığın kapısında durdu.
-Nasıl? dedi ve unuttu.
Ayağını sürüyerek kapıdan girdi. İşte yine aynı yerdeydi. Hedefinin yolu üzerindeki nerdeyse tüm mezar taşlarını ezberlemişti. İşte şu sağda ki mozaik taşlı, toprağı göçmüş, eğri duran; “1965-1987 Kazım kızı Safiye Kartal.” Kral tahtı gibi duran beyaz mermerden yapılmış buz görünümlü her baktığında ürperdiği yolun solundaki; “1972-2009 Mehmet oğlu Ömer.” Hep yaptığı gibi o mezardan sonra adımlarını hızlandırdı. Fatma’ları, Mehmet’leri, Arzu’yu ve Züleyha’yı geçti.
İşte gelmişti, karşısında duruyordu beş yıl önce kaybettiği, toprakla randevusuna eşlik edemediği adam. Usulca sokuldu, yine korkmuştu onu rahatsız etmekten. Benliğine sinmişti, ürpermesine engel olamadı. Babası yatarken uyandırılmayı hiç sevmezdi. Çocukken yediği dayaklar canlandı gözlerinin önünde; kalçasında izler belirdiğini hissetti, kıpkırmızı. İlk anki yanık hissiyle kemer izleri. Usulca çöktü mezarın ayak ucuna ve babaannesine teşekkür etti içinden. Bir hafta uğraşmış ve tekrar ettire ettire ezberletmişti kulfü ve elhamı. Kulfüyü üçleyip elhama uladı, mezara üfledi. Verdiği nefesle içinden, ruhundan bir parçanın mezar taşını sardığını fark etti. Ruhundan çıkan bir elin mezarın içine uzandığını gördü ve babasını kemikten ellerini tutup öptüğünde dudaklarına gelen pürüzlü kemik hissini silmek için, koluyla dudakların temizledi. İç daraltan kemik kokusu burnuna yapışmıştı. Babasının karşısında sümküremezdi de, iç cebinde taşıdığı esans şişesini çıkardı, bileklerine sürdü, burnuna götürüp derin bir nefes aldı.
Niye engel olamıyordu bu kokuyu her içine çekişinde gözlerinin kapanmasına. Kapanmışın içinde kapanmak garip geldi. O mezarın başında kalmak istiyor muydu? Hazır perdeler inmişken başka bir yere mi gitseydi? Fark etmişti düşüncelerini, babasının sesinin kuvvetli kolları kaldırdı kapananları. Ürkek bir sesle;
-Buyur baba, dedi.
-Eşşoğlusu niye geldin lan yine?
Başı önüne eğilmişti, ne kadar istese de yüksek sesle söyleyemezdi.
-Seni özledim baba ve sana hiç olmadığım kadar ihtiyacım var.
-Yine ne oldu be oğlum? Ne zaman bitecek? Zırvalıklarından kurtulup kendine vasatında bir yol bulacaksın. Bırak şu mezarımda rahat edeyim, ama ne mümkün öldürdün yetmedi bide burada mı, kahrolasıca yeter artık!
-Baba ben öldürmedim seni, neden böyle diyip duruyorsun? Sen orda olmamalıydın. Asla gitmeni de istemezdim. Ne olur beni suçlama.
-Seni suçlamayım mı? Ya ne yapıyım ha? Başını bir boktan diğerine o kadar hızlı sokuyordun ki seni birinden kurtaramadan diğerinin içinde buluyordum. Ben nerde hata yaptım ha! Nerde?
İçinde kaynamaya başlayan gözyaşlarını tutmaya çalıştı. Fısıltıyla;
-Baba! Diyebildi.
Burnuna gelen lağım kokusuyla nerde olduğunu şaşırdı. Gözleri bağlıydı etrafta çok ağır bir koku vardı, bacağı acıyordu, elleri arkadan bağlanmıştı ve kıpırdayamıyordu. Fısıltıyla konuşmalar çalınıyordu kulağına;
-Vuralım gitsin patron, bu köpekten para çıkmaz. Diyordu birisi. Daha tok sesli ve aklı başında bir diğeri;
-Bu itin ölüsü bize ne kazandıracak Sıtkı? Birde adam yerine koyup hapis yatırırlar. Bence babasını arayıp tehdit edelim. Oturdukları bir daire var bildiğim kadarıyla onu sattırır paramızı alırız.
Bağrışmalarla dolu telefon görüşmesi dinledi. Seslenip durdurmak istese de çenesini kıpırdatamadı sanki kırılmıştı. Kahkaha sesiyle irkildi;
-Lan pezevenk hadi yırtacan galiba. Baban seni seviyormuş köpek eniği, ödeyecek borçlarını. Keşke seni bu kadar dağıtmadan arasaydık adamı bir sürüde hastane masrafı çıkacak moruğa.
Pis koku beynine işlemişti. Ne konuşulanları dinleyebiliyor ne olanları algılayabilirdi. Kokunun ağırlığı koparmıştı. Buradan çıkmalıydı, yoksa çıldıracaktı. Esans şişesi neredeydi?
Güzel bir koku hayal etmeye çalıştı. Beyninin tüm hücrelerini zorluyordu. Delirmemek için buna muhtaçtı. Kokunun değişmeye başladığını hissettiğinde kendini iyice zorladı. Ama burnuna hastane kokusu gelmeye başlamıştı. O insanın midesini ağzına getiren, sağlıklıyken bile soluması hastalanma psikolojisini harekete geçiren; ilaç, dezenfektan, irin ve hasta insan kokusu karışımı. Gözlerini açtığında bembeyaz bir odada yatmakta olduğun gördü. Ayaklarında biri alçıya alınmış, bir kolu askıda, çenesinde sargılarla karşısında duran annesine bakıyordu.
-Uyandın mı oğlum? Dedi, kızarmış gözlerle.
O her zamanki şefkatli anne tonunda. Cevap vermek istedi ama çenesini oynatmasıyla, ancak acıdan buruşan yüzünü cevap olarak gönderebildi.
-Konuşmaya çalışma oğlum çenen kırılmış hem de iki yerinden. Ne yaptın oğlum sen? derken yüzüne kara bulutlar çöktü sanki. Gözünden yaşlar inmeye başladı sonbahar selleri gibi ve selin önünde yok olan ormanlar gibi sanki yüzü silindi. Aklında haykırdı;
-Ne yaptım anne! Ben ne yaptım?
Cevabı duymak istemiyordu sadece içindeki felaket tamtamlarının sesini bastırmak istiyordu. Karanlıklar içinde duyduğu, anasının hüzünle infaz edilmiş,
-Baban! cevabı oldu.
Nefes alamıyordu, ayaklarını öyle sıkı bastırmıştı ki göğsüne acısı reflekslerinin önüne geçmişti. Karnına saplanan krampında etkisiyle ayaklarını uzattı ve derin bir nefes aldı.
Çıktığı yere geri gelmişti.
Hala konuşuyordu susmamıştı. Tekrar ayaklarını toplayıp o odanın penceresinden dışarıya uzattı başını. Baharın tatlı serinliğini çekti içine; vakit şafaktı ve güneş kızıl geliyordu. İçine, esen meltemle gül kokusu doldu.
Babasının köyünün çeşme başında soluklandı, suyun şırıltısı içme arzusunu körükledi. Her yaz olduğu gibi yine köyün tezek kokulu yollarında koşturuyordu. Yaş on yedi, çocukluğun gurubu, gençliğin şafağında günlerdi. Karşı evin damından aşağıya uzatılmış bacakları fark etti. Gözleri yavaşça yukarı kalktı, kendisini seyreden kızın gri gözlerinde soluklandı. Ritmi yükselen yüreğinin sesinin duyulmasında ürktü.
-Allah’ım bu nasıl bakış!
Bu cümleyi içinden mi, yoksa sesli mi söylediğini anlamaya çalıştı. Nasıl gelmişti buraya onca kabusun arasında sadece o damda bir kere gördüğü ve asla adını öğrenemediği, ömrünün kalanında karşılaştığı tüm gri gözlülere aşık olmasına sebep olan bugüne niye gelmişti.
Her insanın kaçtığı sığındığı bir hayali vardır daraldığında çat kapı içine daldığı. O yaz günün meltem esintili sabahındaki damda oturan gri gözlü güzelde onunkiydi ve artık boğulmuşluğun doruğunda olmalıydı.
Derin bir nefes çekti içine ve hızını yine ayarlayamadı. Hava birden kara bulutlarla kapandı. Köhne bir evin önünde tahta bir kapıya bakarken buldu kendini. Sokağın iki ucunu dikkatlice kontrol etti takip edilmemişti. Hızlıca kapını mandalını açıp içeri girdi. Kırk mumluk ampulün ışığında sigara ve ot dumanından göz gözü görmeyen odaya girdi. İçerdekilerin tamamı kendilerinden geçmişti bir tek köşede turan yüzü façalı iri yapılı hariç.
-Hoş geldin. Gel bakalım otur şöyle.
-Yok Ahmet abi çok uzun kalmayacağım. Dedi.
Bir anda kendi; evinde, annesini gün arkadaşlarıyla oturduğu salonun önünden gizlice geçerek yatak odasına girerken buldu. “İçerisi kalabalık bileziklerden birini yürütsem suçlayacağı bir sürü insan var. Bende rahatça kıvırırım.” diye düşünüyordu. Sessiz olmaya çalışıyordu. Tuvalet aynasının en üst çekmecesini çekti, yerinden söktü, hep arkasında duran altın çıkınını bulmak için elini içeri daldırdı. Bulduğu torba umduğu kadar şişman değildi. İçinde babasının evlilik yıldönümünde aldığı kolyeden başka bir şey yoktu. “Lanet olsun! Bununla ancak üç dört sigaralık alınır. Acaba daha sonra mı denesem? Ya uzun süre böyle bir ortamı yakalayamazsam? Ne yapalım kısmet bu kadarmış.” diyip kolyeyi cebine indirdi.
Dış kapıdan çıkıp, otomatiğe bastı. Yanan ışığın aydınlattığı merdiven evlerininki değildi. Bir an durdu;
-Yine nereye geldim..? elini cebine attı kolye yoktu, küçük bir poşet vardı sadece. Çıkarıp baktı esrar olduğunu gördü. Önünde durduğu kapıyı hatırladı. Şerife’lere gelmişti. Zili çaldı, kapıyı orta boylu düzgün fiziğiyle dikkat çeken ama yüzünde gençliğin ışıltısı olmayan bir kız açtı.
-Hayırdır bu saatte? Sende nerden çıktın ?
-Evde kimse var mı Şerife?.. Bak sana ne getirdim. Elindeki o küçücük poşeti sallamaya başladığında Şerife’nin yüzünde şaşkınlığın yerini mutluluk aldı.
-Yok, şehir dışındalar, gel dikilme öyle gir içeri. Birlikte salona geçtiler.
-Valla bazen sende detektör olduğunu düşünüyorum. Nasıl böyle evde yalnız olduğum zamanları denk getiriyorsun hayret? Yüzün yayılan gevşemeyle;
-Bilmiyorum evet, ama şikayetçi değilim. Sen otur bir çay koyayım, sende boş durma, birer tane sar da kafamızı bulalım. Ne buluyordu ki bu kızda? Bir gri gözleri bir de asla hayır dememesi. Başka?
Off …! uzaktan gelen inlemelerin arasına acı nidalı oflar karışıyordu. Kafası tamamen karışmıştı gerçekle hayal arasına sıkışmış ne yapacağını bilemez bir haldeydi. O odaya geri dönmek istemiyordu ama gezinip durduğu alemler çok daha acı verici olmaya başlamıştı.
- Tamam Canan sen haklısın, saymıştın. Ben yavaş davrandım. Affet beni seni ağlattığım için. Yalvarıyorum affet. “Tekrar nerden çıktı bu Canan şimdi?” diye düşündü. Ayakları yerden kesildi. Tam anlamıyla uçuyordu. Ahmet abinin barakasının üstünden geçti önce. Annesinden çaldığı kolyenin parasıyla otunu almış hızlı adımlarla uzaklaşıyordu oradan. Sonra Şerife’nin sokağına yöneldi. İçtiği sigaraların ve keyif dolu gecenin ardından evine gitmek için yola düşmüştü. Çok daha hızlı uçuyordu şimdi. Şahika elinde bavulu otobüs durağında göz yaşları içinde bekliyordu. Ona da haykırmak istedi ama sesi gücüne denk gelmedi. “Gitme” demek istedi, kendi gidişine engel olamadı. Ahmet abinin evine yaptığı ardı arkası kesilmeyen ziyaretleri seyretti tek tek ve borç gırtlağı aşınca yediği dayakları. Ve işte babası eskimiş pabuçlarını sürüyerek, başı önünde, elinde bir çantayla giriyordu sağ çıkmayacağı dükkana;
-Ama!... Hayır, ben hastanede yatıyordum burayı görmeme imkan yok. Dedi içinden ve tepesinde konuşmaya devam eden o kahredici sesin yanında buldu kendini tekrar. Ne yazık ki, hala kötü kokmaya devam ediyordu kadın.
“Hadi” diyordu gri gözlü,beyaz önlüklü kadın. “Hadi bir kelime söyle. Kendini bu kapatışın ne zaman son bulacak.”
“Kapatmak mı?” Diye geçirdi içinden.
“Keşke… keşke kapatabilsem de; yıkılmış dünyaların içimi kavuran kokusundan, elime bulaşmış kanın sıcaklık hissinden kurtulabilsem.
Şimdi, lütfen sus, yalvarırım sus artık, tekrar çıkıp gitmek istemiyorum şu kahrolası pencereden”
Meftun Çelebi
yorumlar
darlığın genişliğinde zamanın zamansızlığında hep vardır..
yorulursun ya kendinden kurtulmak isteyip de kurtulamadığın bi tek kendin varsındır...
varlığını yok etmek isteyip de yalnızca korkundan yapamazsın..
ve yine korkusuzluğunda n bulaşırsın bütün pisliklere...
korkun neyedir o vakit?
iyi miyiz? üstün müyüz?
"Her insanın kaçtığı sığındığı bir hayali vardır daraldığında çat kapı içine daldığı."
gerçek olduğun halde yalana sığınışının mazereti nedir ki?
gerçekliği sana bahşeden nefesini kestikten sonra yok edemez miydi seni?
hiç olmana "O" müsade etmezken nasıl bi hezeyan içindesin ki hiçliği tercih edersin?
ey ademoğlu sen ne garipsin vesselam...
hayırlı olsun üstadım...
darlığın genişliğinde zamanın zamansızlığında hep vardır..
yorulursun ya kendinden kurtulmak isteyip de kurtulamadığın bi tek kendin varsındır...
varlığını yok etmek isteyip de yalnızca korkundan yapamazsın..
ve yine korkusuzluğunda n bulaşırsın bütün pisliklere...
korkun neyedir o vakit?
iyi miyiz? üstün müyüz?
"Her insanın kaçtığı sığındığı bir hayali vardır daraldığında çat kapı içine daldığı."
gerçek olduğun halde yalana sığınışının mazereti nedir ki?
gerçekliği sana bahşeden nefesini kestikten sonra yok edemez miydi seni?
hiç olmana "O" müsade etmezken nasıl bi hezeyan içindesin ki hiçliği tercih edersin?
ey ademoğlu sen ne garipsin vesselam...
hayırlı olsun üstadım...
darlığın genişliğinde zamanın zamansızlığında hep vardır..
yorulursun ya kendinden kurtulmak isteyip de kurtulamadığın bi tek kendin varsındır...
varlığını yok etmek isteyip de yalnızca korkundan yapamazsın..
ve yine korkusuzluğunda n bulaşırsın bütün pisliklere...
korkun neyedir o vakit?
iyi miyiz? üstün müyüz?
"Her insanın kaçtığı sığındığı bir hayali vardır daraldığında çat kapı içine daldığı."
gerçek olduğun halde yalana sığınışının mazereti nedir ki?
gerçekliği sana bahşeden nefesini kestikten sonra yok edemez miydi seni?
hiç olmana "O" müsade etmezken nasıl bi hezeyan içindesin ki hiçliği tercih edersin?
ey ademoğlu sen ne garipsin vesselam...
hayırlı olsun üstadım...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için